Minik Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Minik Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2022 Salı

Sıradan Olmayan Bir Gün

Ofise geldiğim sıradan bir gündü. Ay sonu olmasına rağmen o kadar yoğun değildik. Birkaç işim olur, sonra boş kalırım diye düşünüyorum. Hiç de öyle olmadı…

Yan masamda oturan arkadaşım, odası alt katta olan genel yayın yönetmenine dizgi yapmaları için seslendi. Bir süre sonra yüreğimi hoplatan kadın geldi masamın yanına. Esmer tenine müthiş yakışan siyah, göğüs dekolteli, fırfırlı eteği olan mini bir elbise ve sarı zebra desenli, yine siyah süet bir ince topuklu çizmeyle karşımdan gelerek sol tarafımdaki masaya geçti, bir tabure çekti, oturdu. Saniyede 5 adım atan, hızlı bir kadın kendisi; ama o bana doğru gelişi neredeyse 60 saniye falan sürdü benim gözümde.

Mis kokusu halen burnumda. O kadar pahalı kokular kullanıyor ki, geçtiği yerden bir ömür geçmiyor o esans. Dizgiye başlamadan önce, sabahki toplantıda yaşadığımız krizi ele aldılar. Daha sonra benim haberlerimi dizmeye başladılar. Haberlerin biri, Alaçatı’daki bir etkinliktendi ve fotoğraflar üçgen vücut, kaslı, bronz erkeklerle doluydu. Onlar ağızlarının suları akarak dizgi yaparken ben de kendi işimi yapıyordum ama öyle bir “Offf” çekiyorlardı ki, gülümsedim. Gülümsememi gördü genel yayın yönetmeni, ardından o da gülümsedi. Bir süre gözlerine baktım. Çok uzun gibi geldi ama değildi kesinlikle.

Daha sonra bana haberle ilgili birkaç şey sordu, cevapladım ve ayağa kalktı hızlıca. Aşağı kattaki odasına doğru hızlı adımlarla giderken durakladı. Arkasını döndü, telefonuna bakıyordu, kafasını hiç kaldırmadı. Bir şey söyleyecek gibi olsa da hiçbir şey demeden gitti.

Alt kattaki tuvalete gitmek için yerimden kalktım. Tuvalet, onun odasının hemen yanındaki kapıydı. Her seferinde onu görüyordum ama hep arkası dönük oluyordu. Benim geldiğimi görmezdi hiç. Yine aynı şekilde görmedi. İç çekip işime devam ettim.

Yerime oturmuş, haber yazmaya devam ederken, “Kıvırcık,” diye seslendi, “hemen gelmen lazım, acil!”. O bir şey istediğinde, ikiletmeden yapmak lazım, çünkü despot, katı, sinirli, lafını esirgemeyen, çalışkan, iş bitirici bir bireydir kendisi.

Şayet işini geciktirirsen kibarca ağzına sıçar ve kendinden geçersin. Payladığı kişilere denk geldim. Büyük büyük insanlara karşıydı hem de.

Kalktım ve büyük adımlarla ama cool bir tavırla odasına doğru gittim. Kapının arkasında durmuş, “Sen biliyorsun, şuna bir bakar mısın?” diyerek beni odanın ilerisine çağırdı. İçeri adım attığım gibi kapıyı kapatıp kitledi. Ben gözlerim büyümüş ona bakarken bir anda kollarımı kaldırdı ve duvara yasladı. Nefesini boynumun sağ tarafında hissediyordum. Göğsüm kalkıp inmeye başladı, kalbimin hızlanmasıyla nefes alışım düzensizleşti, ağzım kurudu.

Uzun sürmedi…

Dudaklarımı dudaklarıyla ıslattı. Hem parfümü, hem ağzından gelen nane kokusu, hem duruşu, hem beni tutuşu, dominant oluşu yere basışımı engelliyordu. Yüksekteydim, uçuyordum. Ellerimi bıraktı, ellerini kalçama götürdü ve ani bir hareketle yüzümü duvara yasladı bu sefer. Boynumu öpmeye başladı. O kadar sıcaktım ki, duvar buz gibi değiyordu yüzüme. Avuçlarımı göğüs hizamda duvara yaslamıştım. Kalçalarımdan ellerini çekip omuzlarıma götürdü, okşayarak kollarımdan bileklerime gitti, oradan da memelerime. Kasıklarım atmaya başladı.

Yüzüne doğru döndüm ve dudaklarına yapıştım. Sırtımdan tutup, odasındaki iki kişilik deri koltuğa yatırdı beni. Üstüme çıktı, tişörtümü yukarı doğru sıyırdı. O sırada telefonu çaldı. Hiçbir şey demeden açıp konuşmaya başladı, “Yoldayım, geliyorum, birazdan orada olurum,”. Sıyrılan tişörtümü düzelttikten sonra kapının yanında duran aynadan saçını ve rujunu düzeltti. Elimden tutup ayağa kaldırdı. Sessizce kilidi açıp, yüksek sesle “Teşekkür ederim Kıvırcık ya, iki dakikada hallettin hocam, helal sana!” dedi ve dışarı çıktık beraber. Rica ettim ve masama doğru yol aldım, o da arkamdan geliyordu. Kalçama dokundu ve çıkışa doğru yolunu değiştirdi. Halsizce masama geçtim. Suratımda şaşkın bir ifade, bir yandan da gülümsüyorum hâlâ o andaymış gibi. Neyse işime devam ediyorum. Yeni haberler gelmiş elime, hemen baskıya hazırlamam lazım.

Ah, her yanım o kokmuş…



from WordPress https://ift.tt/clXqAUk
via IFTTT

26 Mart 2016 Cumartesi

Yapay Aydınlık



Sıcak bir gün.  Nemli ya da yakan bir sıcak değil.
Sıcak, ama esintili. Ne üşüyorsun, ne bunalıyorsun.
Akşam.

Şehirden epeyce uzakta olan olan evimizin kocaman bahçesindeki geniş talvarı ışıklandırmış annem.
Karanlığı apaydın yapmış minik ama bir sürü sarı ampul.
Bütün masaları birleştirmiş, üzerinde kocaman bir beyaz örtü sermiş. Sanki tek bir masaymış gibi görünüyor.

Ne yemekler,mezeler,tatlılar hazırlanmış, ne içecekler konulmuştu masaya.
Büyük bir kutlama olacağı belliydi.

Annemle pek konuşmayız. O bana anlatmaz, ben de ona anlatmam.
Despottur da zaten kendisi. Her şeye mantıklı bir açıklama bekler, onun dediğini yapmak şarttır. Çağ dışı bir görüşü yok elbette fakat biraz geleneksel olabilir. Yeniliği önce yargılar, tartışır ve kabul etmez fakat sonra benim üzüldüğümü görünce yumuşar.
Ama dediğim gibi, çok konuşmayız.
Bu kutlamanın da tam olarak en olduğunu anlatmamıştı. "Kutlama" demişti sadece.

Tanıdığım ve sevdiğim, neredeyse herkes buradaydı. Tesoro ve ailesinin yanında, birçok eşcinsel arkadaşım ve onların durumlarından haberdar olmayan aileleri de vardı.

Annem plağa yumuşacık bir müzik koymuş.
Herkes gülüyor, konuşuyor, yiyor. Bardak tokuşturma sesleri, çatalların tabaklara sürtme sesleri...

Biz, biraz daha genç kesim olarak masanın sağ tarafında toplanmıştık. Tesoru'nun yanında oturuyordum elbette. Heyecanlıydık. Ailelerle beraber hiç bir araya gelmemiştik. Ya ben onun ailesiyle ya da o benim ailemle ya da sadece aileler, biz yokken. Nasıl da mutluydum! Ne zamandır görüşemiyorduk... Ne o vakit bulabiliyordu okulundan, ne de ben. Kutlama sonrası, ona sarılacağım anı iple çekiyordum!

Annemden telefonunu rica etmiştim. Benim telefonum pek özellikli değildi onunkinin aksine. Benimkini de ona verdim bir süreliğine. Tesoro ile ben telefonda bir şeylere bakıyorduk. Gülüşüp, büyüklerden birisinin bizi göreceği korkusuyla da olsa uzun uzun bakışıyorduk; konuşmadan o kadar çok şey anlatıyorduk ki birbirimize! Dokunmak istiyordum ama kendimi tutuyordum. Kızlar da o sırada Suzi'yle uğraşıyorlardı. Suzi birden patladı ve karanlığa doğru koşmaya başladı. Yalnız kalmaması gerekiyor Suzi'nin çünkü ne kadar pamuk kalpli biri de olsa pek de aklı yerinde olan birisi değildi. Tesoro, ben ve Dem daha onu aramak için masadan kalktık.

Bir süre sonra Suzi'yi bir köşede çömelmiş ve ağlıyor halde buldum. Konuştum, bahçeye dönmeye ikna ettim.

Masaya döndüğümde, Dem de gelmiş oturuyordu. Tesoro henüz dönmemişti. Neredeyse yarım saat olmuştu ama hala ortada yoktu. Anneme sordum. Hiçbir şey söylemeden bana kendi telefonumu uzattı, mesajlar bölümü açık bir şekilde. Masanın uzağına çağırdım, neler olduğunu anlatmasını istedim. Suratındaki ciddiyet hiç bu kadar fazla olmamıştı. Bakışlarıyla bile canım acımıştı. Tesoro ile aramızda olan her şeyi öğrenmiş ve onları kutlamadan göndermişti.

-Bir daha asla onlarla görüşmeyeceksin. Telefonunu da elinden alıyorum. Sana yeni bir hat ve telefon vereceğim.

Buz gibiydi. Ne kızıyor gibiydi ne de üzgün. Sadece o ciddiyet.

Hani ayaklardan kafaya doğru bir sıcaklık çıkar ya korktuğun zaman, o an birden bire tüm her yerimde hissettim ben o sıcaklığı.
Kalbim hiç bu kadar hızlı atmamıştı! Ayaklarım beni terk etmek üzereydi sanki. Gözlerimi kırpamıyordum çünkü göz kapaklarım kapandığı zaman açılmak bilmiyordu.

-Anne nolur! Nolur! Yalvarırım anneciğim nolur!

Annem telefonumla birlikte masaya geri döndü.
Olduğum yerde dizlerimin üzerine düştüm.
Ağladım!
Nefesim kesildi ama ağlamamı kesemedim.
Onu bir daha göremeyecek olma düşüncesi... Korkunçtu! İnanılmaz acı veriyordu! Kalbimin, iç organlarımın acımasının yanında cildim de acıyordu!
Acıdı.
Çok, çok acıdı...
Ne son kez öpebilmiş, ne sarılabilmiş, ne de veda edebilmiştim.
Oracıkta toprakla bir olmak istedim.

İl dışında yaşıyorlardı onlar. Ona ulaşabileceğim hiçbir yer yoktu... Telefonunu da bilmiyordum ezbere, posta adresini de... E-posta da kullanmıyordu.
Belki o beni arardı ya da yazardı... Ama ulaşamazdı ki bana... Numaram onda olmayacak, mektup atsa annemi geçip bana ulaşmayacak...


...
Bir daha gülemedim...
Hiçbir zaman, hiçbir şekilde, bir daha gün aymadı...
Hep, o sarı ışıklarla aydınlatılmış yapay gündüzde yaşadım...






9 Ekim 2014 Perşembe

Para ve Ölüm

Buck Mountain Grand Teton


Yıl 1300'ler.
6 birbirine aşık derecesinde yakın arkadaş bir dağa geziye çıktık. O dağın özelliği ise, yıllar boyunca, orada inanılmaz bir paranın saklı olduğu ve kimsenin bulamadığı efsanesiydi. 

...

O kadar şanslıydık ki, tesadüfen o paraları bulduk. Herkes elindeki poşete sığdırabildiği kadar aldı. Amacımız, hepsini alıp ortak olarak paylaşmaktı. 3 kişi dönmek için yola koyulmuştuk ve bir süre sonra diğerlerinin arkamızda olmadıklarını fark ettik! Elimizdekileri bir yere saklayıp onları aramak için geri döndük. Yaklaşık 1 saat kadar aradıktan sonra onları, paraları ilk bulduğumuz yerde taşlaşmış olarak bulduk! Ellerindeki torbaları da aynı kendileri gibiydi! 

...

Yüzyıllar sonra, evet "yüzyıllar" sonra o dağın şanını bilmeyen kalmamıştı artık. 2 arkadaşımla beraber oraya tekrar gitmeye karar verdik. Çünkü hem arkadaşlarımızı merak ediyorduk, hem de paraları.
Onların taşlaştıkları yer insan kaynıyordu. Kimisi arkadaşlarımızı kırmaya çalışıyor, kimisi sadece şaşkın gözlerle bakıyordu. O kalabalığı oradan kovmamız gerekiyordu ki neyin ne olduğunu öğrenebilelim. Dağın başında bulunan sivri odun yığınını hareket ettirmeye başladık. Odunlar mızrak gibi yere saplanmaya başlayınca insanlar çığlıklar içerinde kaçırmaya başladılar. Kimisi olduğu yere saplandı, kimisi canını kurtarabildi. Biz de saklanıyorduk. Çünkü o kadar çok odun vardı ki, ufacık veya hızlı hareket eden bir hayvanı bile olduğu yere çivileyebilirdi! 
Bittikten sonra Kedi'yi gördüm orada. Beni aldattığı andan sonra onunla pek konuşmak istememiş ve konuşmamıştım fakat diğer arkadaşlarımın yakınıydı ve beraber gezmek zorundaydık. Ne de güzel duruyordu öyle... Saçları kıvır kıvır... Duvara suratı dönük, kollarını yaslamış, başını da kollarının üzerine koymuşken taş haline gelmişti. Ya bir şey düşünüyordu, ya da dinleniyordu o sırada... Suratını görünmüyordu. 
Elindeki geniş kabı fark ettim. Duvara doğru dönük olduğu için fark edilememişti herhalde. Poşet de taşlaşmıştı. Bıçağımı çıkarıp, onu oradan kırıp sökmeye çalıştım fakat elim yapışmıştı! Çekmeye çalıştıkça derim kalkıyordu! Parmaklarımı kesmeyi düşündüm fakat cesaret edemedim, derimi soyarak elimi çektim. Tam o sırada taşlaşmış olan arkadaşım kırıldı! Paramparça oldu. Onun kırılmasıyla birlikte diğerleri de paramparça olup kimisi denize düştü kimisi aşağılara çukur açıp oralara girdi. 
Aşağıya doğru koşmaya başladım, düşen taşlaşmış poşetleri gözden kaybetmemek için. Bu sırada arkamdan birisinin daha geldiğini duydum. Dönüp baktığımda yaşayan 2 arkadaşımdan birisi değildi bu; taşlaşan arkadaşlarımdan birisiydi! Peşimden koşmaya devam ediyordu. Korku içerisinde ormanda bulduğum bir eve girdim. Ev, inanılmaz güzel dizayn edilmiş ve oldukça zengin birisine aitmiş gibi duruyordu. Hemen bir odaya girdim. Arkamdan eve girdiğini duydum. Odama doğru artıyordu ayak sesleri. Saklandığım odadaki balkona doğru gidip gitmemekte kararsız kaldım bir ara. Adımlarım gitti geldi birkaç kere. Sonra birden balkona doğru koşmaya başladım, tam o sırada kapıdan içeri girdi! Odadan çıkarken elime ne gelirse aldım ki arkama atayım ve tökezlesin. En azından zaman kazanardım. Balkondan, önümdeki ağacın dalına atladım. Atladığım anda dal kırıldı! Düştüm. 

...

Karanlıktan sonra etrafımda 5 arkadaşımı en güzel, düzgün kıyafetleriyle ve güler yüzleriyle karşımda görüyordum. Bir tanesi de beni omzuna almış, oradan gülüyordu diğerlerine. Şaşkınlığımı görünce, bir tanesi anlatmaya başladı... 
Onlar paraları, para daha çok değerlendiği bir zamanda uyandırılmak üzere, doğayla anlaşıp kendilerini taşlaştırmışlar. Fakat bundan önce çoktan ölmüşler zaten! Doğayla anlaşmaya çalışan kişi, iki taraf arasında kalıyormuş; hem diğer tarafa gidemiyor, hem bu tarafta duramıyor. Görüyor ama dokunamıyor. Ben ve 2 arkadaşım da aslında ölüymüşüz! 


...
Doğa bize bir şans vermiş,arkadaşlarımızı bulup huzura erdirebilmek için. Artık hepimiz ölüydük ve mutluyduk... Herkes çok güzeldi... Tertemiz... Saf... 



7 Mayıs 2014 Çarşamba

Hocam?



-Al şunları! Yap hemen, diğer kağıtların arasına koyacağım!

Şaşkınlık içerisindeydim. Almanca profesörüm bana, kaçırdığım sınavın sınav kağıdını verdi ve hemen yapıp ona vermemi istiyordu! Hemen cevapladım soruları. Kimisini biliyordum, kimisine de kitabımdan ve sözlükten bakarak cevapladım. 

Verdim sınav kağıdımı. 

Bana yüksekten fakat bir o kadar da yakın bir bakış atarak arkasını döndü ve gitti. Bir an ona olan ilgimi fark ettiğini ya da bir yerden öğrendiğini düşündüm. Bu yüzden bana iyi davranıyordu sanırım. Her ne kadar saçma olsa da...

...

Diğer sınavıma girmek için fakülteme geldim. Sınıfımı bulup boş olan bir yere oturduğumda, sınıftakilerin gözlerinin benim üzerimde olduğunu fark etmemem imkansızdı. Bir şekilde Esra hocanın bana yaptığını öğrenmiş olmalılar diye düşündüm ve soğuk soğuk terlemeye başladım. Ellerim buz gibi ve titriyordu itiraf edermiş gibi. Gözümü sıramdan kaldırıp başka yere bakmaya çekiniyordum. Esra hoca girdi içeri. Kağıtları dağıttı. Gözlerin üzerimde olduğunu görmeme gerek yoktu. Her taraftan hissedebiliyordum! 

Sınav bitmesine yakın Esra hoca yanıma geldi. Başımda durdu bir süre. Eğildi ve boş bıraktığım soruları bana söylemeye başladı! Normal ritmine dönen kalp atışlarım, yine anormalleşti. O kadar ki, dışarıdan bile duyulabiliyordu belki de! 

Yazdım cevapları.

Sınav süresi sona erdiğinde koşar adımlarla sınıftan ve fakülteden çıktım.

...


Ertesi gün, Esra hoca koridorda yakaladı beni. Kolumdan tuttu. Sinirli bakıyordu. Mizacı öyleydi gerçi. 
Kızmaya başladı aniden:
-Bunu başka kim biliyor?!
-Hiç kimse hocam, kimseye tek kelime etmedim.
-İyi olur, yoksa başımız derde girer!

"Esra hoca bana soruları verdi!"diye kime söyleyebilirdim ki?! Korkumdan ölecekken! 

Diğer sınavıma girmek için sınıfıma doğru yürüdüm. Sınav başlamıştı bile! Hemen özür dileyim,yerime geçtim. Arkadan bir ses:
-Hocam ama geç gelenleri almıyordunuz hani?
-Arkadaşlar kağıtları henüz dağıttım. Arkadaşınız geç kalmadı.
-Ohoo Corcina da herkesten torpilli maşallah! 
-Arkadaşlar sessizlik lütfen! 

Kağıdımı alıp, üzerine gömüldüm. Bir süre sonra sınava o kadar odaklanmışım ki, her şey kafamdan silinmiş, sanki bu olaylar hiç olmamış gibiydi. Çağdaş hoca sınavın bitişini haber verdiğinde kendime geldim. 

Hoca kağıtları topladı. Yine koşar adım çıkışa doğru giderken Esra hoca önümü kesti ve odasına gelmemi istedi. Beraber gittik. 
-Sen otur şöyle biraz, ben hemen geliyorum.

Çıktı.
5 dakika kadar sonra Turan hocayla beraber içeri girdiler. Turan hoca bana göz kırpıp kendi masasına geçti. Esra hoca da yanıma oturdu. Bir sorun var gibi hissettim. İlk defa odasına çağırmıştı beni. Yine terler boşalmaya başladı benden. Bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Su istedim. 

Oldukça yakınımda oturuyordu. Suratı, suratımın 2-3 santimetre ilerisindeydi. Konuşmaya başladı. Ağzında naneli şeker fabrikası vardı sanki! Serinledim resmen! Sınav hakkında konuşmaya başladı. Zaten hoşlandığım bir insandı kendisi, bir de 3 santim ilerimde konuşması iyice etkiliyordu beni. Bir süre sonra söylediklerini duymamaya başladım. Dalmışım. Elime dokunmasıyla kendime geldim. Cevap bekler gibiydi. Ne diyeceğimi şaşırdım. Ne demişti ki? Kekeleyerek:
-Hocam, kimseye söylemedim ben gerçekten. Sınavlara gelip geri hemen eve döndüm zaten. Kağıdı cevapladıktan sonra da size verip kimse görmeden eve koştum. O kadar acayip hissediyordum ki, kimsenin suratına bakacak cesaretim yoktu yani...

Güldü. Turan hoca da ona katıldı. 
Turan hocaya baktım, önündeki kağıtlardan başını kaldırmadan gülüyordu. Her şeyden haberi vardı belli ki.
Esra hoca, yüzümü çenemden tutup kendisine çevirdi:
-Ondan bahsetmiyorum. Benden ne zamandan beri hoşlanıyorsun sen?

Dumur oldum! Nereden biliyordu ki? Hem pat diye söylenir mi?! Sistemim birbirine girdi! 
Ne diyebilirim ki? Nasıl denir yahu?

Hala gülümsüyordu. 

Suratıma yaklaşıp, burnuma bir öpücük kondurdu! 
O ana kadar buz gibi terlerken, bu sefer de yanıyordum! Lan? ESRA HOCA BENİ ÖPTÜ! 
-Hh... ho... hocam...
-Ne kadar sevimli bir şeysin sen ya diye yanağımı okşadı.
Geçen gün bana kızan kadın, şimdi beni sevimli bulduğunu söylüyordu. Vay anasını! 

Sustum. Öylece suratına baktım kadının. 
-Tamam, sen konuşamayacaksın anlaşılan. 
Yanağımdan, dudağımın sol kenarına çok yakın bir yerden öpüp: "Hadi gidebilirsin." dedi. 


Kalkmaya gücüm var mıydı? Ayaklarım yerinde miydi ki? Koltuktan güç alıp kalktım; yavaşça, robot gibi dışarı çıktım. Aşağıya inerken, merdivenlerde idrak edebildim olanları. İşte o an suratıma bir gülümseme geldi. Şapşal gibi gülümseye gülümseye beş kat indim aşağı... Kesin bir şey vardı: Yıllardır geçemediğim sınavdan artık geçebilecektim! 








26 Mart 2014 Çarşamba

Denizin Üzerindeyim

O anda, dudaklarını hissettim akan damlalarla. ( http://www.youtube.com/watch?v=F7Ix2tZl2-k )



Gözlerinin içine bakmak istemiyordum. Ağlamam an meselesiydi. Bana baktıkça, daha fazla tutamadım, birkaç damla düşmeye başladı gözlerimden. 



Yüzümdeki mutluluğu, bedenimdeki heyecanı çekip almışlardı sanki. O da fark etmiş olacak ki, yanağımı okşadı. Aşağıya bakıyordum. Çenemden hafifçe tutup, kaldırdı başımı. Gözlerimin içine baktı, buruk bir gülümsemeyle...

Sıkıcı devam eden yaz tatilimizi biraz neşelendirmeye karar vermiştik. Annemle babam yıllık izinlerinden bir haftasını koparabildiler patronlarından. Benim de okulum açılacağı için daha fazla sıkıcı olmamalıydı!

Söke'ye gitmeye karar verdik çünkü benim birkaç arkadaşımın da orada olacağını öğrenmiş ve tabi ki onları, Aydın'ın o güzel ilçesine gitmeye ikna etmiştim.

Otelimizi ben ayırttım, Ema'nın söylediği kadarıyla "o kadın", ailesiyle beraber orada çalışıyordu! Bir an önce oraya varmak istiyordum! Ben ha geldik ha geleceğiz derken yol daha da uzuyordu sanki.

Vardık!

Otele giden otobüsü bulup yönlendirdim annemleri. Hemen yerleştik kendi odalarımıza. Çok mütevazı bir yerdi otelimiz. Küçük, sevimli ve samimi... Çakıl taşlarıyla dolu bahçesi, ahşap koltukları ve masaları, çiçek desenli masa örtüleriyle insan kendini sıcacık bir ortamda hisseder orada. Annemle babam dinlenmek istediler, ben de hemen o gözleme yapılan yere inip, gölgedeki ve aynı zamanda kasanın olduğu ahşap kulübeye en yakın olan masaya oturdum. Hani nerede çalışıyorsa, mutlaka görebileyim diye... O kadar heyecanlıydım ki, o sadece fotoğraflarını gördüğüm ve internet üzerinden hayran hayran sohbet ettiğim kadınla, Denizle tanışacaktım! Bacaklarımı sallamadan duramıyordum, ellerim havanın ve heyecanın da etkisiyle iyice sırılsıklam olmuşlardı.

Bekledim...

Annesi olduğunu tahmin ettiğim kilolu, saçı dökülmesin diye bir eşarp bağlamış, şalvarlı bir kadın geldi masama. Siparişimi aldı. Kaşarlı gözleme ve köy ayranı! Özlediğim, bırakamadığım tat.

Hala görememiştim onu...

Kadın siparişimi getirdi. Yemeğimi bitirince, masaya ücretimi bırakıp üstünü beklemeden odama çıkmak için sandalyemden kalktım. Kasaya götürmek istedim fakat kimse yoktu ortalıkta. O kadın da kaybolmuştu ortalıktan. Olur da görürüm diye ağır ağır hareket ettim. Ayakkabımı bağladım, üzerimi düzelttim, telefonuma bakar gibi yaptım. Yok... Kimse yoktu...

"O da kendine tatil mi verdi acaba? Ya da belki de ani bir kararla çalışmayı bıraktı..."

Hayal kırıklığıyla, odama gittim. Üzerimi değiştirip yatağıma uzandım.


Telefonum çaldı. Söke'de olması gereken arkadaşlarım, Kuşadası'na gitmişler. Annemlerin odasına gidip, günübirlik Kuşadası'na gitmeyi teklif ettim. Kabul ettiler. Maceraya arayan kişilikler ne de olsa! Bisiklet kiralayıp, elimize haritalarımızı aldık. Hava karanlık olmasına rağmen, çantalarımızı sırtlanıp yola çıkmak üzere bahçeye indik.

Oradaydı! ( http://www.youtube.com/watch?v=U6l_5Gb5h9U )
"Nasıl da güzel gözleri varmış..."
Kalbim duracakmış gibi hissettim.
"Ne kadar güzelmiş meğer..." 

Balık etli, hafif göbeği var; siyah saçlarını hemen ensesinden toplamış, alnına ve şakaklarına perçemleri dökülüyordu. Yeşil, bol, salaş bir pantolon giymiş, üzerinde de aynı şekilde dökümlü beyaz bir tişört vardı.

"Kolundaki siyah saat çok yakışmamış mı?"


Duracakmış gibi olan kalbim, bu sefer göğüs kafesimden fırlayacakmış gibiydi. Hemen konuşmak istiyordum. Annemle babama haritayı verdim, yolu çıkarmalarını istedim.

"Tanrım! Dilim uyuşmuş!" 

Yanına gittim.

Annesinin yanında o da dizlerinin üstüne çökmüş, hamur açıyordu.

"Yaşına göre ne kadar genç görünüyor... Hadi Corcina! Kendine gel!"

-Merhaba!

-Buyurun, ne istersiniz? dedi annesi gülen, sevimli bir suratla. Deniz, henüz görmemişti beni. Sesimi de bilmiyordu zaten.
-Ben, aslında hamur açmasını öğrenmek istiyorum ama...

Kafasını kaldırdı.

"Aman Allahım... Yakından gözlerine bakması..."

Kanatlanmış uçuyordum sanki...


Minicik gözleriyle bana baktı bir süre.
Tanıdı!
Göz kırptı.
Her hücremde hissettim o an mutluluğu... heyecanı...
Gülümsedim.
O çakıl taşları, ayaklarımın altında zıplamaya başlamıştı sanki.

-Bir kaşarlı, iki tane patlicanlı gözleme istiyorum.

Ben böyle deyince, annemle babam bana baktılar anlam veremeyerek. Yanlarına gidip, acıktığımı ve onların da yemeye ihtiyaçları olduğunu anlattım. Onlarsa bir an önce yola çıkıp, maceraya atılmak istiyorlardı. Tartışmaya başladık.

Bir süre sonra ben aralarından çekildim, kendi aralarında devam ettiler tartışmaya.
Bu sırada, Deniz'in gözlerine baktım.
Yanıma geldi.
O kadar mutluydum ki...

Annemle babam, tartışmayı bitirmiş, masalarına geçip gözlemenin tadına varıyorlardı.

Daha karanlık bir tarafa geçtik Denizle. Biraz da uzaklaştık bahçeden.
Sarıldım.
Gülerek karşılık verdi.

Ona olan hayranlığımın farkındaydı elbette. Saatlerce susmadan konuşurdum onunla, o da hiçbir zaman kırmayıp cevap verirdi. Her gün günün bir saatinde, aklıma gelirdi. İşten çıkma saati... Her seferinde de çevrim içi olurdu o saatlerde. Olgun, tecrübeli, eğlenceli, sıcacık bir kadındı Deniz.
Her şeyiyle hayrandım... her şeyiyle.

-Sesin ne güzelmiş senin.
Dedi, ruhumu uçurmak üzere olan gülümsemesiyle.
Güldüm.
-Sen de çok güzelsin.
Dedim. Yere bakarak, dişlerini göstermeden hafif bir sesle güldü.
-Beni tanıyabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuşmayalı uzun oldu. Benim seni tanımam çok kolay oldu, fotoğraflarına sürekli bakıyorum çünkü. E nasılsın işin nasıl gidiyor?
-Merak etme, ben de seni gördüğüm anda tanıdım Corcina. O sevimli, sürekli gülen suratını nasıl tanımam? Ben iyiyim, yazın tatil amaçlı Söke'ye gelirim biliyorsun. Birkaç yıldır yurt dışındaydım kız arkadaşımla beraber.

"Kız arkadaşın mı?"

-Sana da yazamadım, sürekli oradan oraya taşındık çünkü... Bir de evlilik olayı vardı zaten.

Dedi hızlıca. Sonra devam etti:
-Hani bir salonda çalışmaya başlamıştım ya, şimdi kendi salonum var artık. Hena baş antrenör oldu. Ben de otura otura bu hale geldim.
Dedi karnını göstererek.

"Evlenmiş..."

-Harika olmuş bu. Hiç aklında yoktu kendi salonunu açmak?

-Evet,Hena ısrar etti. Birikim yapmıştım, onunkiyle de birleştirince böyle bir şey yaptık.
-Peki ya sen artık eğitim vermiyor musun?
-Veremiyorum, dizimi sakatladım ve bırakmak zorunda kaldım.
-Çok üzüldüm.



Turkuaz bir denizin üzerinde, martılarla beraber uçuyordum! Rüzgar, içimi serinletiyor; güneşse gözümün içine bakıyordu sanki. Pasparlak! 
Elimi sımsıkı tutmuş birisi... 
Deniz.
Bana bakıyor hala. 
Elimi hiç bırakmıyor.
Gözlerinden birkaç damla akıyor onun da. 
Yere iniyoruz. 
Sarıyor beni. Sımsıkı sarıyor. Uzun bir süre bırakmıyor.


Geri çekildi, gözlerini açtı. O da ağlamış benimle beraber.
Dudaklarına yükseldim.
Karşılık verdi.
Boynumdan sardı beni.
Parmaklarımı, her ayrıntısını ezberlemek istermişçesine yüzünde gezdirdim.
Boynu ısınmıştı.
Çektim kendimi.

Annemle babama baktım. Gözlemelerini bitirmişler, beni bekliyorlardı. Deniz'in orada beklemesini söyleyerek yanlarına gittim. bir yere uğrayıp geleceğimi,bu sırada kar şerbeti yemelerini söyledim. Kar şerbetini duyunca, o sabırsız insanların gözleri parladı birden.

Deniz'in yanına döndüm. Hiçbir şey söylemeden elinden tutup ilerlemeye başladım.
Beni yönlendirdi.
Ağaçlıkların arasına girdik.
Bana döndüğü anda öpmeye başladım.
Onun da beni istediğini biliyordum.
Gözleri öyle söylüyordu çünkü.
Tişörtünü çıkardım. Altında siyah bikinisi vardı.
Göğsünü öpmeye başladım.
Tişörtümü, bikinimle beraber çıkardı.
Bikinisinden memesini çıkardım. Dilimi gezdirdim etrafında.
İnlemeye başladı.
Dudaklarım, memelerindeydi artık.
Sırtımı okşarken, inlemesi çoğaldı.
Yere yatırıp, üstüne çıktım. Bir taraftan memesini öperken, bir taraftan da elimle kasıklarını okşadım.
Sımsıcak, ıslaktı...
Dilimi karnında gezdirdim. Göbek deliğinin etrafında...
Titriyordu.
Başımı tutup kendisine çekti.
Öptü.
Dilini gezdirdi dudaklarımda. Sonra ağzımın içinde. Dillerimiz aynı sıcaklıktaydı artık.
Beni yavaşça yatırıp, üstüme çıktı.
Hiçbir şey göremiyordum. Çok karanlıktı.
Sonra yüzümde bir damla hissettim...
Ağlıyordu.
Kalkıp oturdum yanına.
Gözyaşları durmadan akıyordu artık.
Sarıldım:

-Hadi anlat bana. "Her ne kadar kırılacak olsam da..."
-Corcina, hep sen vardın. Seni ilk konuştuğumuz andan beri aklımdan çıkarmadım. Sürekli internette dolaşıyordum, sana rastlamak için. Sen bana yazdığın anda, her şeyi unutup sadece seninle oluyordum. Her şeyim sen oluyordun. Ama sen çok küçüktün... Çok narindin... Uzaktaydın... Sürekli yanına gelemezdim, işimi bırakıp. Seni de kesinlikle okulundan alıkoyamazdım. Sonra sana yazmayı bıraktım, bu sayede beni unuturdun... Bir süre sonra da seni görmeye dayanamayıp hesabımı kapattım ve o forumda tanıştığım Hena'nın yanına gittim. Sonra anlaştık ve aynı evde yaşamaya başladıktan sonra evlenmeye karar verdik. Sen, yurt dışına gittiğimde bile aklımdaydın. Evlendiğimde bile... Hena benim mutsuz olduğumu görünce, her ne kadar ne olduğunu sorduğunda anlatmasam da, ailemin yanında biraz olsun rahatlayacağımı düşünerek tüm işi halledeceğini söyledi. Ben de buraya geldim. Yaptığım işlerle, uğraşlarla iyileşiyordum. Seni karşımda görünce, afalladım. Görüntülü konuşmalarımızı nasıl unuturum? Sana ümit vermemek için çok uğraştım, sana olan sevgimi belli etmemek için de... Ama sen çoktan bağlanmıştın bana... Ben de hiçbir şekilde veda etmeden, gitmeye karar verdim. Daha az üzüleceğini düşündüm. Seni, hiç ummadığım bir yerde görünce içime katmak istedim seni.... O kadar özlemişim ki...
-Sen hiçbir şey demeden gidince, karanlık bir kulübeye kapatılmış gibi oldum. Sonradan yavaş yavaş geçti ama bana gönderdiğin fotoğraflar her yerde karşıma çıkıyordu... Unutamadım seni. Bulmak için uğraştım ama olmadı bir süre... Bırakmadım yine de. Sonra Ema, seni burada gördüğünü söyledi. Sana sürekli anlattığım ve seni sürekli ona anlattığım Ema... Buraya gelmeliydim. Geldiğimiz anda, bahçeye inip oturdum fakat seni göremeyince, aslında burada olmadığını düşündüm istemeyerek. Tam Kuşadası'na gitmeye karar vermiştik ki, seni orada görünce...

Sesim titriyordu.
Sarıldık.
Sırtüstü uzandık.
Omzuna yattım.
Saçımla oynuyordu.
Kalktım. Gitmek zorunda olduğumu söyledim.
O kocaman kadın, yerinden kalkamadı. Ağlıyordu.
Diz çöküp, sarıldım:

-Sen evlisin artık, mutlu bir hayatın olacak. Hem bak kendi salonun da var. Geçmişi düşünmeyelim artık.
-Sen ne kadar iyi bir insansın Corcina...

Kalktı.
Elimi tuttu:

-Seni bırakmayı, bu akşamın bitmesini, sana olan sevgimin bitmesini hiç istemiyorum.

Bir şey diyemedim.
Ne diyebilirdim ki?
Hayran olduğum o kadını yıllar sonra görmüş, evlendiğini ve beni hiç unutmadığını öğrenmiştim.


Yürümeye devam ettim.
Elini bıraktım. Ayrı ayrı bahçede olmamız gerekiyordu.
Bahçeye varmadan arkamdan koşup sarıldı ve dudaklarımdan öpmeye başladı.

"Deniz... Tutkunu, duygunu, heyecanını hissetmemek imkansız. Ne kadar özlemişim seni görmeyi..."

Kendimi durdurmadım. İçinden ne geliyorsa onu yaptım. Öpüşmesine karşılık verdim.

Sonra beni güçlü kollarıyla kaldırdı, sımsıkı sardı tekrar.


Başını başıma yasladı. Yanağımı okşadı. Bir kez daha sarıp:

-Hadi, git.
-Hoşça kal Deniz...

Nereden bilebilirdim ki böyle olacağımı...

Havanın, insanı boğan kuru sıcağı da insanın sinir kat sayısını biraz daha arttırıyordu. Zaten burnum kulağım tıkanmış kuruluktan! Telefonum çaldı,arayan babam. Amcamın eşinin yeğeni öğrenci değişim ile Rusya'ya gidecekmiş, bulundukları şehirde de kimseyi bulamamışlar. (Araştırmamışlar muhtemelen.)  Benim de Rusça okuduğumu bildikleri için Corcina ders verebilir mi diye babama sormuşlar. O da bana anlatıyor heyecanlı heyecanlı. Adam bekliyormuş,hemen cevap vermemi istedi babam. O anki sinirimle ve telefonu kapatma isteğiyle - çünkü uyumak istiyordum sadece - "tamam olur"u yapıştırdım.




Yine stresli bir günümdeydim. 


Demez olaydım.

Babam da olabileceğini söylemiş.


Aradan zaman geçti, ben geldim Adana'ya nihayet. İlk günlerimi buradaki işlerimi hallederek geçirdim. Dördüncü günün sonunda adam babamı aramış yine. Tam da o sırada ben eve gelmiştim. Konuşurlarken yakaladım. Telefonu kapattıktan sonra babam bana döndü. Cevap beklediklerini söyledi.

Bu olayın aklımdan çıktığını nasıl anlatabilirdim ki onlara? Gencim ben,unutmam hiçbir şey. Aklım başka yerde olamaz(!). Asla. Sadece derslerim,yapacaklarım... Neyse olayı unuttuğum için defter,kitap,nota dair hiçbir şey getirmedim. Bunu onlara söyledim.
-Sen kaç yıldır o bölümde okuyorsun kızım,nasıl hatırlamazsın? Deftersiz anlatmaya çalışsan...
-Baba olmaz ki ya,yanlış öğretirsem bu sefer ben küçük düşerim. Hem o ne öyle? Bedavaya ders mi verilirmiş? Bir de şu Adana sıcağında hayatta onların evine gidemem. Benim sporum var hem.
-Sığdırırsın bir şekilde kızım. Bunun internet siteleri yok mu? Oralardan bakıp çalışsan,not çıkarıp şöyle temel bilgileri öğretsen olmaz mı? Hem dedi ki, biz de Corcina'yı mutlu ederiz,merak etmeyin.
-Yani... Olabilir o zaman...


Ne deseydim? Bahanem kalmadı ki amına koyim. Karşılığını da görünce tabi. Napayım oğlum,her şey karşılıklı bu dünyada.

Birkaç gün boyunca not çıkardım kendime. Basitinden Rusça notları oldu elimde. Birine bir şeyi öğretemem zaten ben,en iyi bildiğim konu olsun, öğretme yeteneği yok ki ben de! Neyse bir şeyler yapmaya çalışacaktım.


Buluştuk. Ders vereceğim kişiyle tanıştım. Cenis, 24 yaşında hoş bir hatun. Her tarafından alım akıyor. Şerit gibi inanılmaz bacakları, dümdüz pürüzsüz karnı, geniş omuzları, kıvırcık kahverengi saçları. Esmerdi kendisi. Gözleri de yeşil. Uyum inanılmaz! İlk anda gözlerimi alamadım. Dekoltesi şahane beyaz bir atlet giymişti, altında da bol dökümlü incecik mavi bir pantolon. Sonra kendime gelip,elini sıktım. Babasına da selam verdim.

Detayları konuştuk. Ben onların evine gidecektim. Onlar bana çalışma odalarını vereceklerdi. Evleri de çok uzakta değildi benim evime neyse ki. Anlaştık. Ben maddiyat konusuna girmedim. Sonra halledeceğimizi söyledim. İlk ders yarın 1'de ve 3 saat sürecekti.


....


Ertesi gün oldu,hava çok sıcak olduğu için giyebileceğim en ince,en hafif tişörtümü buldum, altıma da kırmızı mini kot şortumu geçirdim. 12 buçukta yola çıktım. 1'e 5 kala oradaydım. Öncelikle evi gezdirdiler bana, mutfağı her kullanabileceğimi söylediler. Çalışacağımız odaya geldik nihayet. HARİKA! Klima yanıyordu ve içerisi tam istediğim havadaydı! 


Çantamdan notlarımı çıkardım. Cenis, çoktan bir defter alıp masaya oturmuştu. Ev hali yoktu,sanki dışarı çıkacakmış gibi giyinmişti. 

Dekoltesi göz kamaştırıyordu yine...
Sakin ol Corcina!

İlk önce harflerden başladık: okunuşları ve yazılışları.... Kiril alfabesini öğrenmesi kolay değil tabi ama öyle zeki bir hatundu ki kendisi, her söylediğimi ilk anda kapıyor ve unutmuyordu. Ara verdik bir süre. Kahve yapmıştı, bana dokunduğu halde kıramayıp içtim. (Acısını evde çektim o ayrı.) Sohbet ettik. İnanılmaz konuşkan birisi... Benimle konuşurken,bir şeyler anlatırken gözleri parlıyordu. Konu nasıl geldiyse,erkek arkadaşa vardı. Onu aldatmış ve o da bunu öğrenince tabi terk etmiş. Çok derine inip de neden böyle bir şey yaptığını sormadım... Kahvelerimiz bitti,derse döndük.


....


Derslere başlayalı iki hafta oldu ama Cenis'in maşallahı vardı! Artık birbirimize selam verirken,ufak tefek bir şeyler soracakken Rusça konuşuyorduk. Elbette hataları ve unuttukları vardı fakat başarısı da göz ardı edilemezdi. Geçmiş zamanı işlemenin zamanı geldi diye düşündüm. Notlarımı ararken,bugün çalışmak istemediğini,nedenini sorduğumdaysa moralinin bozuk olduğunu, kafasını veremediğini söyledi. "Peki" dedim.

Kahvenin bana dokunduğunu öğrendikten sonra meyve suyu ya da çay içtik sadece.
Çay getirmeye gitti sanırken ben, elinde iki kadeh ve bir de roze şarapla odaya girdi:
-Hadi bugün içelim. Bizimkiler de evde yok nasılsa.

Şarabın beni çok çabuk sarhoş ettiğini bildiğim için çok fazla içmeyecektim.
-Peki. Hem laflarız. Sen de bana şu moralinin neden bir türlü düzeltemediğini anlatırsın.

Başladı anlatmaya.

Erkek arkadaşı Cenis'i pek iplemiyormuş. Doğru düzgün görüşmüyorlarmış bile. Sadece telefonda konuşuyorlarmış. Birkaç da mesaj... Cenis'in canına tak etmiş,konuşmak için buluşmak istemiş ama adam gelmemiş falan. Cenis de bunun en yakın arkadaşının evine gitmiş. Her naneyi yemiş,her boku yapmışlar. Alkol,sigara,esrar,kokain... 

Hatuna nasıl bir güven verdiysem,her şeyini anlattı bana. O anlattıkça ben onu süzdüm. Dudakları ne kadar güzeldi lan! Toz pembe bir gloss kullanmış belli,parıl parıl parlıyordu.

Cenis, şarabı bittikçe yenisini doldurdu. Şişenin dibini gördük. Ben iki kadehte bıraktım tabi ama yine de başım dönmeye başladı biraz. Bizimkisi uçmaya başladı. Gözler kayıyor falan. Sıcak oldu deyip eline bir kağıt alarak kendini serinletmeye başladı. Hareketleri çok yavaşladı, omzuma doğru başını getirdi, yasladı.

Kızımız sarhoş. Haydi bakalım. İşin yoksa ayılt. Walt amcanın da ne zaman geleceği hakkında en ufak bir fikrim yok. Ya böyle görürse bizi? Ben ona Rusça mı öğretiyorum yoksa alkole mi alıştırıyorum diye tepeme biner,bir de evdekilerden yerdim paparayı.

-Cenis... Cenis! Tatlım kendine gel,hadi gel yüzünü yıkayalım.
Koltuktan kalkıp kolundan tutmamla beni kendisine çekmesi bir oldu!
Başımı tuttu,yüzümü kendi yüzüne yaklaştırdı:
-Seni ne kadar istediğimi bilemezsin!

Lan?! Noluyor oğlum? Nasıl yani? Nasıl beni istiyor? 

Kalbim atışını dakikada 300'e çıkarmıştır o sırada. Sonuçta hoş hatun. Beğenmiştim.

Dudaklarını yaklaştırdı,benimkilere. O kadar kendinden geçmiş ki,dudağımı tutturamadı. Kenarına denk geldi. O anda kendime geldim ben de.

Napıyoruz lan?


Kalktım hemen,tutup banyoya götürdüm. Yüzünü yıkadım. Geri içeri yatırıp kahve yaptım. İçtikten sonra kendine geldi biraz. Aradan yarım saat geçti tabi bu sırada...

Gözleri açıldı...
Kendine geldi...

Olanlar hakkında hiçbir şey söylemedim. Hatırlayıp hatırlamadığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.

-Ben artık gideyim. Yarın görüşürüz.
-Görüşürüz, dedi başı önde.

Ya sarhoş olduğu için utandı ya da olayın bilincindeydi.


....



Birkaç gün boyunca hiç sohbet etmeden,ara vermeden Rusça çalıştık.

....

Notlarımı masaya çıkardım.
Çantamda kalem aramaya koyuldum. O kadar karışık ki çanta!
Ne var ne yok belli değil.
Kalem uzattı bana.
Aldım.
Elimi tuttu...
Okşadı...


Gözleri parlıyordu. Yeşil bir atlet vardı üzerinde. Göğüsleri gel al beni diye bağırıyorlardı zaten. Onlar her zaman öyleydi gerçi. Dudakları çok güzel değil miydi bunun? Pembe pembe... Evet. Tanrım! İnanılmaz güzel bu "kadın"... 

Yaklaştım.

Yaklaştı...
Dudakları dudaklarıma, dili dilime...
Kalbim yine çok hızlı atıyordu.
Şehvetle öpmeye başladı. Ne güzeldi dudaklarının tadı... Çilek gibi.
Çekmek istiyordum kendimi. Beynim, mantığımı sikiyordu. Kalbim, asla ayrılmamam için baskı yapıyordu.
Ayırmadım... Ayıramadım... Üzerine gittim.
Kanepeye yatırdım.
Tişörtünü çıkardım. O da benimkini çıkardı.
Boynumu öpmeye başladı...
Köprücük kemiğimi...
Göğsümü...
Karnımı...


Üzerimdeydi.
Pantolonumu çıkardı.
Bacaklarımı öpmeye aşladı... Nazikçe...
Tekrar dudaklarıma geldi...
Elini iç çamaşırıma daldırdı.
Okşadı...
Dudaklarını ayırmadı dudaklarımdan.

Üzerine çıktım. Kulağını öptüm. Yaladım. Göğsüne indim.
Harikaydılar!
Altını çıkardım.
Karnında gezdirdim dilimi.
Sonra daha aşağısına indim.
Yaşam suyundan tattım.
İnliyordu. O inledikçe ben hızlanıyordum.
Kasıldı. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı.
Doruktaydık ikimiz de.
Tekrar dudaklarına çıktım. Dilimi ağzının içinde gezdirdim.
Çılgınlar gibi öpüyordum onu.

...
Bir süre tenlerimiz birbirine temas halinde kaldık.
Saçımla oynuyordu.
Hiç konuşmadık.
Tenini hissetmekten inanılmaz haz alıyordum. Hiç kalkmak istemedim yanından.
....
Giyindik. Saat 3 olmuştu. Spora gidecektim,çıkmam gerekiyordu.
Elimden tuttu, gözlerimin içine baktı.
-Gitme... Biraz daha kal...
-Baban da gelmek üzeredir zaten,gideyim ben Cenis.

Spora geldim. Leyla gibi dolandığımı fark etmeyen olmadı tabi.


Sonraki akşamlarda dışarı çıkmayı teklif ettim. 
Takıldık.
Çok eğlendik.
İçtik...
Kafayı bulduk.
Seviştik.

.....

Bugün son dersimizi yaptık. Onun Rusya'ya gitme vakti gelmişti. O gün ders yapmadık. Sadece öpüştük. Hiç durmadan. Babasının kapıyı tıklatmasıyla birbirimizden ayrıldık. Annesi pasta yapmış. İçeri bekliyormuş bizi.
Notlarımı topladım. Çantama yerleştirdim. Ayağa kalktım içeri gitmek için, Cenis beni sımsıkı sardı. Burnunu çektiğini fark edince ağladığını anladım. Yüzüne baktım. Diyecek bir şey bulamadım.

-Ağlama... Dayanamam...

Sarıldım. Hiç bırakmak istemedim.

-Cenis! Corcina! Haydi gelin kızlar!

Cenis, gözünü sildi. Derin nefes aldı birkaç kez.

-Pasta çok güzel olmuş.
-Afiyet olsun Corcinacığım. Kendine çok iyi bak. Her şey için teşekkürler.


Elimi tuttu.
Gözler doldu yine.
Bu sefer benimkiler de doldu. Aktı ince bir damla. Hemen toparlanıp sarıldım.
-Seni çok seviyorum.
Ağlamaya başladı.
-Ağlama lütfen... Bakarsın ben gelirim Rusya'ya... Sürekli konuşacağız zaten, merak etme sen.

Kapıyı kapattı.


....
Her şey bir aile toplantısında başlamış meğer. O zamandan beri içi kıpır kıpırmış. İlla ki benden ders almak istemiş. Rusya'yı tercih etmesinin sebebi de ortaya çıkmış oldu böylece.


İstemeyerek başlayan Rusça dersleri,bana hayatımın en güzel anlarını miras bırakmıştı. 
Para almadım. 
Ne gerek var ki?
Kocaman bir sevgi almıştım.