14 Ağustos 2018 Salı

5.5 – Gökçe Atabek

5.5

Bir süredir böylesine etkilendiğim bir kitap okumamıştım. Öyle sanıyorum ki anlatımın akıcılığı da bunu sağlayanlardan biri. Sevgili yazar Av. Gökçe Atabek’le konuştuktan ve hikâyelerin gerçeğe dayandığını öğrendikten sonra okuduklarım gözümün önünde canlanmaya başladı ve kendimi okuduklarımın içerisinde hissettim. Ne yemek yemek için, ne de su içmek için başımı kaldırdım. Birisi beni dürtene kadar hayattan kopmuş, kitabın içine girmiştim. Yolda, merdivende, dolmuşta ne ile karşılaşırsam, kitaptan bir olayı aklıma getiriyordu.

5.5’un içinde birbirinden farklı ancak, zamanda bir yerde kesişmiş ve sonrasında tekrar kendi yollarında devam etmiş, adli vaka olarak kabul edilen beş hikâye yer alıyor. Her biri birbirinden etkili, birbirinden acı, bazen de heyecandan içinizi kıpır kıpır ettiren yaşamlar. Kitabın bazı yerlerinde, kendimi kaptırıp o kadar sinirlendim ki ortalığa bağırdım, adaleti sorguladım, insanlığı sorguladım.

NASIL?

NEDEN?

Durmadan bu soruları sordum. Kitapta yaşanan olayları gerçek hayatta da görüyoruz ancak, olayların iç yüzleri dinleyiciye, izleyiciye aktarılmadığı için insanların, kötülükte nereye kadar, nasıl çıktıklarını bilmiyoruz, tahmin edemiyoruz, düşünemiyoruz; ya da neler olabileceğini aklımıza getirmek istemiyoruz. Kitapta bu tür olayları tüm çıplaklığıyla okuyucuya sunuyor yazar. Karşınızdakini infaz etmeden önce, kötülük yapmasının altında yatan asıl nedeni görmeye ya da en azından sorgulamaya başlıyorsunuz

Gökçe Atabek’in anlatımı ve Faruk Emre Özünlü’nün de editörlüğüyle 5.5 harika bir eser olup çıkmış. Olguların sırası, anlatımın akıcılığı, betimleme, senaryo hepsi fikrimce oldukça oturaklı olmuş.

5.5, Kitapsaati Yayınları'ndan çıktı.

1 Temmuz 1934 – 20 Haziran 2018



Anneannemin öleceğini hiç düşünmedim. Sanki ölümsüzdü o. Doğumun ve ölümün varlığı onda işlemiyordu sanki. Aklımın ucundan geçmezdi toprakla karışacağı.

Sanki ben Ankara’dayım da anneannem de memlekette, ne zaman gitsem onu göreceğim gibi. Halbuki, kaskatı bedeninin yıkanışını görmemişim, onu son kez öpmemişim, yüzünü kapattıklarına şahit olamışım, ona son kez dokunmamışım, toprağın dibine yerleştirip üstüne de taş koyduktan sonra toprak attıklarını izlememişim gibi.

Gözlerini kapatmış, sanki uyuyor gibi. Pamuk anneannem, şeker canım, sevgi dolu annem. Mutsuz duruyor gibiydi. Öyle hissediyorum. İnşallah mutsuz değilmiştir. Çok korkuyordu son günlerinde. Yoğun bakıma bırakıp gitmek zorunda kaldıklarında teyzeme “Beni burada bırakıp nereye gidiyorsunuz?” demiş dudaklarını büzerek. “Sana burada daha iyi bakacaklar anne, o yüzden buraya getirdik.” Ben öleceğim herhalde, demiş sedyedeyken de. Çok korkuyordu o yaşam dolu kadın. Torununun düğününü göremeyeceğini söyleyip üzülüyordu. Annemi de göremediğini söyleyip gözünün arkada kalacağını demiş. Annem, ertesi gün ziyarete gitmişti.

Yoğun bakıma alındığı ilk gün ben de aradım anneannemi. Kuzum, dedi bana. Nasılsın, dedim; iyiyim kuzum sen nasılsın, dedi. Anneannem seni çok seviyorum, korkma tamam mı iyileşeceksin, dedim. Bence iyileşecekti çünkü. Ölüm gibi bir seçeneğin olduğunu umutmuştum. Memlekette bayramını kutlarken veda vakti geldiğinde “anneannem ben gidiyorum” deyip sarılmıştım o yatarken. Güle güle git kuzzum, demişti.

Vücudu çok gergindi. Elleri kasılmış, bedeninden yukarıda duruyordu. Ayakları da keza. Suratı çok güzeldi. Acı çekerkenki gibi ekşitmemişti. Sadece ağzını bükmüştü. Yine de uyuyor gibiydi. Yan çevirip sırtını sabunladılar, boynu büküktü o anda. Sağa doğru eğmişti. Ama kalıp gibiydi. Kalıp gibi döndürüyorlardı, kalıp gibi dönüyordu. Su döktüm ben de, başından ayağına doğru.

Kafasını sımsıkı bağlamışlar ya!

Yüzünü öptüm, semsertti. İşte o sardıkları bez çok sertti çünkü. Kaskatı çıkmış makineden sanki. Hiç yumuşatıcı kullanmamışlar gibi.

Tamam, dedi kadın. Yüzünü kapattılar.

Ya sarmayın anneannemi, nefes alamayacak! Açın yüzünü! Daralır o, üşüyor ama öyle sıkıya gelemez ki…

Araca koydular.
Yaylaya geldik.

Depderin kazmışlar toprağı!

Küçücük bedenini kaldırıp, onu sardıkları bezle toprağa yerleştirdikleri gibi üzerine taş koydular.

Ya daralacak kadın! Minnacık kalmıştı zaten, o kadar ağırlığı nasıl kaldırsın?!

Off çok kalabalık. Çekilseler de anneannemle başbaşa kalıp sarılsam; ona onu ne kadar sevdiğimi söylesem; mutsuz olmasını engellesem; korkmamasını bizim de yanında olduğumuzu görmesini sağlasam… Bak kuzenim de geldi düğününden önce seni görmeye…

Zaten ancak birisi gelmemek üzere gidince izin verir bu sistem! Ben istemem mi her gün onu görmeyi, toplaşıp ona şakalar yapmayı!

Üstünü kapattılar.

Sonunda yalnız kalabildim. Anneannem! Beni ne de güzel büyüttün. Seni çok seviyorum! Sen nereye gittiysen oraya günah götürme, hepsini bana ver, seni yeter ki huzurlu etsinler gittiğin yerde. N’olur korkma, sen gelemesen de biz seni görmeye, senin cevap vermeye gücün olmasa da seninle konuşmaya geleceğiz.

Uzun süredir bakmadığım telefonuma bu sabah bakayım dedim, şarjını merak etmiştim. Anneannemden cevapsız çağrı varmış… Yine yetişememişim aramana.

Anneannem, seni kaybettiğime inanamıyorum. Sana “ANNEANNEMMM” diye bağırarak geldiğimde, güldüğün suratını bir daha göremeyeceğimi aklıma kabul ettiremiyorum. Tam “o gitti ki” diyecek oluyorum, gitmemişsin gibi geliyor. Dedim ya, sanki sen araycaksın ve ben günler sonra aramanı gördüğümde teyzemi arayıp, uyuyup uyumadığını sorduktan sonra senle konuşacağım ya da sana çok selam yollayacağım.

Bayramlarda tüm yakınları birleştiren anneannem, şimdi de toplandı herkes senin için. Ama bu sefer senin elini öpemedik. Sana sarılamadık, seni güldüremedik…

Kimsenin anlayamayacağı acıları çekmiyorsun artık. Tek olumlu düşünebildiğim şey bu. Çünkü yaylayı bir kere daha göremedin, torununun düğününe yetişemedin, seni hastanede yalnız bırakıp gittik, çok sevdiğin hayat seni salmaya karar verdi…

Sen ölemezdin.
Şimdiyse ölümsüzsün canım, canverenim.


 

 

35 gün içerisinde önce dedemi, sonra anneannemi, sonra da babaannemi kaybettim sevgili okur...